Milli Park

Posted: 18/02/2013 in Uncategorized

Aslına bakarsanız, ben istememiştim böyle olsun. Yani kim ister ki?

Böyle bir sistemin, böyle bir üç kağıdın içerisinden olduğumu biliyordum ancak ya kendime itiraf edemiyordum ya da “bana bir şey olmaz, bana dokunamaz” diyordum. Zira inanmazsınız, dokundu. Hem de böyle gül yaprağının dokunuşu, zarif ve karizmatik bir kadının dokunuşu gibi de değil, Kaddafi’nin kendi halkınca katledilişini görür gibi dokundu. Sakızdan çıkan yapıştırmaları, bir deftere yapıştırıp biriktiren çocuğun hava attığı diğer çocuğun eski püskü, yırtık bir deftere aynı şeyi yapmaya çalışırken annesinin; o ay “biraz daha az peynir, zeytin yeriz” diyerek oğluna aldığı yeni yapıştırma defteri ve bir kutu sakız kadar dokundu.

Artık kimsenin gökyüzüne bakmadığını, baktığı ender zamanlarda ise ne denli heyecanlandığını görecek kadar dokundu. Söylemeyip de, söylendiklerini gördüğüm kadar, sevmeyip de seviştiklerini gördüğüm kadar, toplumun (aslında toplum da değil, medyanın) sunduğu değerlere ne kadar bağlandıklarını ve bu bağlarla bağlı olduklarını, bu değerlere vâkıf olduklarında kendilerini “iyi” hissetmeleri kadar.

Oysa, çok değil bundan bi 10-15 yıl önce “dokunmak” farklı şeylerdi. Ne maaş + multinet idi, ne de prim. Mantar gibi türeyen, dev LCD ekranların süslediği kafelerde yavşak bir Türkçe’yle yapılan “sohbet” değil, duvarına çul kaplanmış, samimi dört duvar arasında, kafa sikmeyen müzikle yapılan muhabbetti. Dokunurdu adama/kadına bu.

Borçlarımız, eskiden sadece ve sade “borç”tu. Alım gücü denmiyordu borça, yiğidin kamçısı deniyordu, yiğidin bu kadar mazoşist olduğu bilinmeden.

Sapır sapır da dökülmüyordu omuzlarımızdan riya, kadınların bacak aralarından ya da erkeklerin enselerinden. Bir “güvercin hikayesi” yazmamıştım ben henüz ve sabahlara kadar balkonumda oturup günü, sabahın telaşını izlemekti hayat dediğin üç açılı dış fırçası. Öyle bir tükettik ki varımızı-yoğumuzu, şimdilerde bomboşuz.

Biliyorum, yukarıdaki okuduklarını dert edinmiyorsun. Biri çıkıp söyleyince aklına geliyor sonra… devam ediyorsun işte.

Ancak şunu unutma, rica ediyorum sadece. Çık ve sokağa bak. İnsanlık ormanda başladı, sonra tabana taş döşedi, aslaft attı. Borular geçti, evler yaptı. Daha büyük evler yaptı. Ağaçlar süs kaldı.

Çık ve sokağa bak; Mazhar’ın dediğini gibi gör; “Orman değil artık millî park

Ayıplı Merak

Posted: 14/08/2011 in Şiir
Merak etmiyor değil insan.
Buralara ne olacak biz gidince?
Bu kadar deniz, bu kadar hayvan
bu kadar bina.
Öte tarafı da merak ediyor insan, sırf sizin için.
Oje var mı mesela?
Ya da rimel, en olmadı mum.
Bülent Ortaçgil de gelecek mi diye merak ediyor insan
Oranın hurileri de hastalanacak mı karın ağrılı?
 
Öbür yandan merak etmeye devam ediyor insan.
Ölümden sonrası, ölümsüzlük!
Hani Yunan tanrıları misali.
Devletler kurup, savaşır mıyız yine
o ölümsüz hallerimizle?
Acaba diyorum, burada
boşuna mı dövüştük, küsüştük?
 
Doğmamış çocuklara ne olacak biz gidince?
Peki her çocuğun kaderi çizilmişse önceden
Ve illa ki “fırsat eşitliği kanunu” olacağından doğacaksa o çocuklar
O çocukların çocuklarının doğması nasıl engellenecek?
Yoksa kıyamet dedikleri, kısırlık ya da
Aseksüellik mi?
 
İnsan ister istemez kafa yoruyor.
Ne de olsa Tanrı’ya karşı gelip cennetten defollu
Ensest bir ailenin soyuyuz.
 
İşte böyle bütün gece
Düşün düşün, boktur işin.

Tatsız

Posted: 31/03/2011 in Uncategorized

Ansızın geldi uykusuz uykular
Vakit geceydi ve neredeyse
Buz tutmuştu kapı kolları
Oysa gerçek ile doğru arasındaki fark
Rötar yapmış bir uçağın kabin basıncı kadardı

Zamansız gelmişti gitme zamanı
Oysa uzun, uykusuz uykular gerekti bize
Bir ayakkabı kutusunda yahut bir deniz manzarasında
Ben anlamsız sözcükler topluyordum sana
Bir sade yaşama sırasında

Güvercin Hikayesi

Posted: 25/02/2011 in Düz Yazı

Şimdi şöyle oluyor;

“Bir güvercin havalanıyor önce. Parlak tüylü, güçlü gagalı, paçalı, beyazlı bir güvercin. Ardından, onunla birlikte onlarcası, derken eğer alan yeterliyse yüzlercesi havalanıyor. Havalandıktan sonra, arkadan havalananlar neden havalandığını bilmeden ya bir elektrik teline konuyor, ya bir evin çatısına, katına, ya da telefon kulübesinin üstüne. Bunlardan hepsi rezerve edilmişse ya da bu seçenekler cekici değilse güvercin (ki aynı zamanda neden havalandığını düşünüp, salak hissederken) havalandığı alana geri dönüp, her ne yapıyorsa devam ediyor.

Bense, havalanan onca güvercine keyifle bakıyorum, bankta oturup güvercinleri fark etmeyen ve güvercinleri izlemeye gelmiş insanlarla birlikte. Ağzı açık ayran budalası gibi, seyrediyorum birbiri ardına havalanıp, ardından tekrar konan güvercinleri.”

Aslına bakılırsa, yukarıda, az önce okuduğun durum öyküsünde bir gerçeklik payı var. Bedeni sabitleyen bir işte çalışıyor olmanın yalıtımlılığının ardından, aynı iş aracılığıyla şehri bir o yana bir bu yana dolaşırken, nice iki ayaklı, iki kollu, saçları, sakalları, uzun çizmeleri, küçük çantaları, geniş mezhepleri olan güvercinler gördüm. Sayıları öyle çoktu ve öylesine güçlü, öylesine inanarak havalanıyorlardı ki, insanın saçı başı uçuyordu rüzgarlarından.
Bir gün, bir yerlerde ünlü bir güvercin çıkıverdi meydana üç numara sakal ve saçıyla. Başka yerde, başka bir güvercin, taytının üzerine uzun çizmelerini çekti. Ayıp olmasın diye de, kıçının belli bir kısmını örtecek tunikimtrak birşey giydi . Sonra ne mi oldu? Ortalık havalandı. Birbirinin ardına nedensizce çizmeli taytlı (yer yer büyük halka küpeli), üç numara, tüylü kavun misali er güvercinler havalandı ardı ardına. Kimisi havada panik yaptı, bir yerlere konmaya çalıştı. “Ulen ne salak adamım/kadınım ben yahu. Ben dönüyorum arkadaş” diyerek indi havalandığı noktaya…

Bense, havalanan onca güvercine keyifle bakıyorum, bankta oturup güvercinleri fark etmeyen ve güvercinleri izlemeye gelmiş insanlarla birlikte. Ağzı açık ayran budalası gibi, seyrediyorum birbiri ardına havalanıp, ardından tekrar konan güvercinleri.”

Anayasa Değişikliği

Posted: 18/04/2010 in Uncategorized

Herkese iyi günler. Aslında aklımda yazmak yoktu çünkü biliyorum ki siyasi konularla pek alakadar değilsiniz. Ancak bu sefer değineceğim konu, siyaset üstü bir konu. Anayasa. Yani bizim ne şekil, nasıl, hangi yasalarla yaşayacağımızın şablonunu çizen “ana”yasa.

Epeydir konuşulmasına karşın eminim bu yazıyı okuyan çoğu bünyenin anayasanın değiştirilmek istenen maddelerinden haberi yok. Çoğunuzun mevcut anayasadan da haberi yok ya, neyse.

Uzun yazıları okumakta zorluk çektiğinizin farkındayım, o yüzden zahmet olmazsa, yaşamımızın ayrılmaz parçası olan “Google”dan anayasa değişikliğinin maddelerini bulup bir okuyunuz. Yarın, bu değişiklik önünüze geldiğinde, lahana gibi bakıp iktidar yandaşıysanız “evet”, muhalif ya da öyle görünmeyi seviyorsanız “hayır” deyip geçmeyin. Maddeleri okuyun ve hangi “özgürlük” adı altındaki baskıların geleceğini, güçler ayrılığı ilkesinin nasıl ortadan kaldırıldığını kendi gözlerinizle görün. Örneğin parti kapatma, örneğin YAŞ(Yüksek Askerî Şura) kararlarına “yargı” yolunun açılması ya da Anayasa Mahkemesi üyelerinin arttırılması ve çoğunun siyasiler tarafından seçilmesi.

Yani kısaca önümüzdeki 5 yılın haritasına bakmak gerekirse; AKP, aldığı dış destekle iktidarını koruyacak. Zira halk yoksul ve aç. Yani patates, kömür, ödenek, emekliye maaş zamammı gibi bir parmak balla iktidarını koruyabilecek. Tüm aydınlar susturulacak. İktidar eleştirilemez ve “yargılanamaz” hale gelecek ki zira yargı iktidarın ta kendisi olacak. Nihayetinde evrim süreci sona erip, Türkiye Cumhuriyeti insan haklarına saygılı, yarım eyalet sistemine geçmiş, “demokratik” bir islam devleti haline gelecek. Kan gövdeyi götürmeye devam edecek ve aynı Osmanlı’da olduğu gibi “Türk” demek ayıp olacak. Kim bilir, belki Atatürk bile yargılanacak bir gün.

Zamansız bir Pazar gününde ıslanmak belki yağmurda
Yahut iki bilinmez bir denklemin bir ucunda
Sen ol, tüm imzalarımın alt metninde
Alacakaranlık basana kadar şehri

Geniş zamanlar isterdiniz hep
Kuru kayısı yemek bahçenin bir kenarında
Onun kadar olmasa da
Geniş zamanlarda
Güzel sözler söylemek vardı içinizde kadınlarınıza

Oysa zamansız ve sade bir Pazar gününde ıslanmaktı
Geniş yahut dar zamanlara değil
Sırf sana
ve tüm imzaların alt metnine

Sırtındaki havluyu çekmek gibi
Lezzetler yetersiz, suyuna suyuna bandırdınız ekmeğinizi
Oysa siz
Ekmek kavgası yapan neslin evlatlarıydınız
İyilikten ve doğruluktan şaşmadan
Gece kimsecikleri uyandırmadan
Sıkışıp yorganla yastığın arasına
Geniş zamanların hayallerini kurardınız.

Perdelerin ardına saklanıp, yastıkla gizlerdiniz ayaklarınızı
Öylesine bir Pazar günü ki
Ne salçalı ekmek
Saatlerce sevişmek gibi

Ortalama Bir Eylül Sabahı

Posted: 08/03/2010 in Şiir

Ortalama bir Eylül sabahında başında
Geniş, tozlu ve dağınık bir odada
Geçmişinden uyanıyorsun titreyerek
Oysa pas geçen gece sessiz ve durağan
Kitaplar, sayfalar, bir kaç kıyafet
Ve zerâfet yoksun, bir zamanlar göze müthiş
Akla yoğun gelen dört duvar.

Karanlıkta yolunu bulmaktan daha pis
İkilemin odağından geçmekten beter bi yalınlık.
Nasıl geldi geçti, nereye gitti
Nerde birikti bilinmez
Yirmibirinci yüzyılın boyun ağrısı ve
İç çekişleri.

Kimse, hem de hiç kimse
İç çekmiyor nicedir.
Ne bir kadına ne bir adama
Ne de bir geceye
Eski kadınlarsa bu iç çekenler,
Bu kadınları kim yetiştirdi?

Ortalama bir Eylül sabahında
Sonu üç noktayla biten cümlelerde olmak istemem seninle
Ne kalp ağrısı ne de içinde kemik sancısı
Ne aklın başka yerde
Ne de yetişme telaşı
Şehrin, kalabalığın içinde
Sadece
Bir sakin gece.